PKK’nın Gerçekleştirdiği Katliamlar ve Ayhan Çarkın Meselesi
22 Ekim 2015
İnfografya: NATO’nun Siber Güvenlik Politikasında Kırılma Noktaları
22 Ekim 2015

Das Kapital’den Kapitokrasi’ye

Yirminci yüzyıla damgasını vuran Sovyetler Birliği isimli dev siyasal yapılanmanın arkasında yatan ideolojinin oluşması, on dokuzuncu yüzyılın yarısından itibaren gündeme gelen siyasal gelişmeler ile ortaya çıkmış ve yaşanan olaylar ile birlikte gelişerek, yirminci yüzyılın başlarında, Birinci Dünya Savaşı’nın tam ortasında, yerkürenin kuzeydeki en büyük ülke olan Rusya’da, sosyalist bir devrimin gerçekleşmesini sağlamıştır. Savaş’ın yıkımları üzerine gündeme gelen devrimci dönüşümün içeriğini oluşturan ve geleceğe dönük çizgisini yapılandıran ideolojik gelişmeler, yarım yüzyıllık bir birikimin sonucu olarak ortaya çıkıyordu. Avrupa kıtasının sömürgecilikten zenginleşmiş ülkelerinde yaşanan siyasal gelişmeler, bir yanda kapitalist sistemin patronu konumundaki işveren sınıfını oluştururken, birbiri ardı sıra kurulan fabrikalarda giderek artan çalışan kesimler de, işçi sınıfının tarih sahnesine çıkışına yardımcı oluyordu. Batı Avrupa’nın sömürgeci ülkeleri geliştirdikleri kapitalist sistem ile birlikte yaşamaya alışırlarken, zaman zaman bunalımlara sürükleniyorlar ve böylesine darboğazlardan çıkabilme doğrultusunda yeni politika arayışına kalkışıyorlardı. Fransız Devrimi’nin alt üst ettiği Avrupa kıtası bir türlü durulamıyor ve birbirini izleyen siyasal gelişmelerin sonucunda, yeni bir dünya düzeninin sancıları çekilmeye başlanıyordu. Batı Avrupa’nın merkezî konumundaki Fransa hem bir sömürge imparatorluğu yürütüyor hem de gerçekleştirdiği siyasal devrim ile ulus devlet yapılanmasına yöneliyordu. Fransız Devrimi bir yönü ile de Avrupa’daki sarsıntılar üzerinden geleceğin dünya düzenine giden yolu açıyordu. O zamana kadar krallıklar ile yönetilmiş olan bütün Avrupa ülkelerinde, ulusal uyanışlar başlıyor ve krallık devletinden ulus devlete geçiş aşamasının bütün sancıları sırasıyla siyasal alana yansıyordu.

1830 yılında Avrupa’nın Macaristan, Polonya ve Avusturya gibi çeşitli ülkelerinde ulusal uyanış hareketleriyle birlikte devrimci girişimler gündeme gelince, krallıkların bu gibi gelişmelere karşı tepkileri sert oluyor ve bu yüzden de siyasal dönüşüm girişimleri başarıya ulaşamıyordu. 1848 İhtilâlleri ise, tam anlamıyla yeni bir düzen oluşturamıyor ama yarattığı etkiler ile bunlara karşı geliştirilen tepkiler üzerinden, geleceğin dünyasını kuracak bazı gelişmelerin öncüsü oluyordu. Bu kez, fabrikaların kenarlarında büyüyen işçi mahallelerinin içerisinden çıkan ihtilâlci girişimler, işçi sınıfının sendikalar aracılığı ile örgütlenmesi üzerine ihtilâlci sendikalizm dünyanın gündemine giriyor ve işçileri ilk kez sınıfsal bir yapılanmaya doğru örgütlüyordu. Sömürgelerden getirilen ham maddelerin işlendiği fabrikaların bir tane sahibi varsa, bin tane de işçisi oluyor ve böylece hızla büyüyen işçi sınıfı bir avuç zengin patronun karşısına çıkıyordu. Bir çok fabrikada işçiler sendikalar hâlinde örgütlenirken, patronlara karşı ücret artışı gibi talepler üzerinden baskı yapıyorlar, bu gibi istekleri kabul etmeyen patronların fabrikaları basılarak, işçilerin yönetiminde ilk özyönetim örnekleri ortaya konuluyordu. Fabrikalarda yaşanan bu sorunlara karşı patronların çare arayışı, ihtilâlci sendikalizm hareketini önlemek üzere yeni bir alternatif olarak sosyalizm akımının gündeme gelmesine dolaylı yollardan yardımcı oluyorlardı. İhtilâlci sendikalizm hareketi sendika çatısı altında yürütüldüğü için, bu harekete katılan herkes hem fabrika işçisi hem de sendika üyesi olarak davranıyordu. Böylesine bir hareket bütünüyle işçi sınıfının çıkarları doğrultusunda ve işçilerin inisiyatifi altında geliştirildiği için hareketi içeriden kontrol etmek mümkün olamıyordu.

1848 ihtilâllerinden patronların gözü korkunca, para babaları işçi sınıfı ve sendikalar ile karşı karşıya kalmamak üzere, yeni bir hareketin örgütlenmesini uygun görüyorlardı. I848 kalkışmalarından fazlasıyla zarar gören patronlar bir daha böyle bir olumsuz durum ile karşı karşıya gelmemek üzere işçi sınıfını ve çalışan halk kitlelerini yeni bir siyasal akım olarak sosyalizme yönlendiriyorlardı. Sosyalizm emeği en yüce değer olarak öne çıkarırken, işverenlere karşı işçi sınıfının sınıfsal mücadelesini siyasal ya da sosyal çekişme olmaktan çıkartarak, geleceğe dönük bir yeni siyasal harekete dönüştürmeye çalışıyordu. Komünist manifesto bu aşamadan sonra yazılıyor ve böyle bir metni hazırlayanlar, ihtilâlci sendikalizme karşı işçi sınıfının siyasal anlamda yönlendirilmesini sağlayacak, bazı hazırlıklara girişiyorlardı. İşte bu aşamada, kapitalist sistemin gelişmesi sonucunda büyük sermayelere sahip olan patronlar, on dokuzuncu yüzyılın tam ortalarında kapitalizmi ve bunun içinden işçi sınıfı ile birlikte çıkarılan sosyalizmi, sistematize edebilecek bazı yeni adımların atılmasını sağlıyorlardı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir