İslâmcılığın Görülmek İstenmeyen Yüzü: “Kürdistan Mücadelesi Meşruiyetini Rabbimizden Alıyor”
22 Ekim 2015
Terörizmin Türkistan’daki Uzak Hedefi: Kazakistan
22 Ekim 2015

Dün ve Bugünün Penceresinden Sunulan İnsana Dair

Bir adam yaratmak ve bu adamı tüm toplumu aynı şemsiyeye toplayacak bir cazibeye kavuşturmak… Tüm fikrî hareketlerin, inanç ve değer sistemlerinin en azından geçtiğimiz yüzyıla kadar kuvvetle beyan ettiği hâl bu idi. “Önce bir insan yaratırız ve bu örneğin üzerinden tüm toplumu değiştirebiliriz” düşüncesi, tüm kesimlerin ulaştığı sonuçtu… Zira toplumun en temel birimi olan bireyin şekillenmesi tüm toplumu örgütleyecekti. Bir adam yaratmak meselesinin toplumu şekillendirmek meselesi olduğu kadar aynı zamanda bir fikrin ya da akımın etki alanını genişletmek ve takipçilerini tek tipleştirmek meselesi olduğu da açıktı. Yaratılan model üzerinden kitlelere bazı hedefler için çeşitli hususiyetler kazandırmak ve onları seferber etmek, izlenilen stratejinin amaçları arasındaydı. Bu yönüyle tüm sosyal hareketler için insan şekil verilmesi gereken bir nesne olduğu gibi stratejik başarının kazanılması için olmazsa olmaz bir meseledir.

O sebepledir ki edebiyat kitaplarından, dinî metinlere, efsânelerden şiirlere hep bir insan ideali aktarılmıştır. Kimi zaman ilâhlaştırılmış bir insan karşımıza çıkar bu metinlerde, kimi zamansa zaaflarına rağmen ayakta kalarak doğruya ulaşmayı becerebilen ve bu süreçte kâmil olup gelişen insan… Bu süper karakterler ya da iyi karakterler aynı zamanda kötüyü de tanımlar. Aslında bu anlatılarla anlatımı yapan zihniyet mikro bir evren kurarak bu evrende kendi ütopyasını yaratmaktadır. O ütopyanın imkânsızlığı ya da gerçekleşebilirliği hiçbir zaman asıl mesele değildir. Burada asıl mesele, mesajı vererek bir insanın nasıl olması gerektiği meselesinin ana hatlarını çizebilmektir.

Fikir ve siyaset düşüncesinin kesiştiği en önemli noktalardan birisi kuşkusuz ideal bireyin hangi hususiyetlere sahip olacağıdır. Zamanın ruhunu ve elbette içinde yaşanılan toplumun baskın değerlerini yansıtan ve bu yönüyle de belli bir tipi yücelten ve yetişmekte olan nesillere örnek gösteren bir anlatı, tarih boyunca sürmüştür. Ancak bugün toplumların -belki sosyal anlatımın şeklinin ve derinliğinin değişmesinden belki de artık değerler sisteminin modernizm ile giriştiği savaştan yenik çıkmasından ötürü- kahraman tiplerinde çeşitliliğin giderek ortadan kalktığını ve her toplum için “özel” olması gereken kahraman modellerinin bu niteliğini kaybettiğini müşahede etmekteyiz.

Türkiye özelinde bir değerlendirme yapıldığında ise, toplumun yaşadığı “cumhuriyet” evresinin kahramanları üretip topluma benimsetmede çok da başarılı olmadığı görülmektedir. Daha önceki yazılarımda da ifâde ettiğim üzere cumhuriyet döneminde yaşanan siyasî ve sosyal gerginlikler sonucunda Türkiye’nin tek bir toplumdan ziyade artık cemaatler diyebileceğimiz, sosyal aşiretlere dönüştüğünü üzülerek görmekteyiz. Toplum içerisinde artık siyasal, kültürel ve hatta ekonomik birer kutba dönüşen bu sosyal aşiretler dünyasında ne değerler ötekiyle ortak, ne de kahramanlar bir diğerinin kahramanına benziyor. Bu sebeple olsa gerek düne ya da başka milletlere nazaran toplumu bir arada tutan bir kahramanlar galerisine sahip olmanın çok uzağındayız. Dolayısıyla ayrışmanın aynı zamanda düşmanlaşma ya da kamplaşma olduğu günümüzde, toplumun bir kısmının kahramanının başkası için düşman olduğu gerçeğiyle karşı karşıyayız Hâlbuki millet olabilmek ortak kahramanlar çıkarabilmek ile mümkün değil midir? Ortak kahramanlar ile geçmişin birliğine vurgu yapan bir toplum geleceğin hedeflerine daha güçlü yürümez mi?

Doğu’dan Batı’dan Kahramanlık Güzellemeleri

Antik zamanların hikâyelerinde başlıyor ideal insan arayışı… Gılgamış destanında, Homer’in İlyada’sı ve Odesa’sında çizilen kahraman portreleri aynı zamanda insanları eğiterek o tipe doğru yönlendirmenin bir yolu olarak görülmüş olmalı. İlâhlar tarafından kutsanan kahramanların kavuştukları şöhretin yanında Tanrı olma sıfatını kazanacak kadar yükselmeleri, insanı bu tiplere doğru sevk etmekteydi. Evinden Greklerin Truva dâvâsı için ayrılan Odesa’nın on küsur yıl süren savaştan sonra dönüşü ve karısını aç kurda dönüşmüş vefasız dostlarından kurtarışı… Bu efsânelerde yalnız bir hikâye anlatılmıyordu, aynı zamanda bu hikâyenin içinde bir insan da tasvir ediliyordu.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir