İslâmcılık Merkez Siyaseti Neden Kaybediyor?
22 Ekim 2015
Dün ve Bugünün Penceresinden Sunulan İnsana Dair
22 Ekim 2015

İslâmcılığın Görülmek İstenmeyen Yüzü: “Kürdistan Mücadelesi Meşruiyetini Rabbimizden Alıyor”

Giriş

Yaygın bir ön kabul vardır; ideolojilerde, özellikle din ve mezhep temelli ideolojilerde, etnisitenin, dilin ve rengin hiçbir önemi yoktur. Bu gibi önermelerin tarihsel ve sosyolojik gerçeklikle büyük ölçüde örtüşmediği bilinir. Millet ve milliyetçilik olgusu gücünü, rengi ne olursa olsun bütün ideolojilere dayatmıştır. Sovyetler Birliği ile Çin arasındaki mücadelenin, evrensellik iddiasındaki sosyalist ideolojinin nasıl milliyetçiliğe –milliyetçilik olduğu kabul edilmese de- boyun eğdiğini gösterdiği gibi, Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilmesi sürecinde Azerbaycan’la aynı mezhebe sahip İran tarafından Ermenistan’ın desteklenmesi, millî çıkarın dinî ve mezhebi aştığını göstermektedir. Devlet dışı örgütlerin, özellikle terör örgütlerinin millî kimlikleri aşan bir yapı gibi görülmesinin bu gerçeği değiştirmeyeceği açıktır, çünkü bu örgütler de kurucusunun etnik kimliği doğrultusunda bir gelişim takip etmektedir. Örneğin IŞİD’in bir Arap Hilafeti amaçladığı ve Arap kimliğinin özelliklerini taşıdığı açıktır. Ayrıca pek çok etnik gruptan mensubunun olması da Batı’ya bir tepkinin tezahürü olduğu açıklamalarından anlaşılmaktadır. Tıpkı pek çok Kürt olmayan Batılı ülke vatandaşının sâdece IŞİD’e karşı mücadele ettiği düşüncesiyle PKK/PYD’nin saflarında yer alması gibi…

Türkiye’de İslâmcılık da, kendilerini kamusal alanda ifâde edemeyen gayri Türklerin yâni farklı etnik kimliğe mensupların kendilerini ifâde edebildikleri bir sığınak işlevi görmüştür. İslâm milleti, İslâm devleti gibi soyut, zaman ve mekân dışı kavramlar üstünden kendini ifâde eden İslâmcılığın; “İslâm’da kavmiyetin olmadığı”, “siz Türk’üz derseniz başkaları da Kürt’üz, Çerkez’iz der” gibi gerekçelere sığınarak da Türk kimliğine karşı beslediği hoşnutsuzluğa bir meşruiyet zemini oluşturma gayreti içine girdiği bilinmektedir. Bu söylemin esas muhatabı da açıkça ifâde edilmese de Türklerdir. Çünkü Türkler “Türk’üz” demezken de Kürtler Kürtlüklerini, Araplar Araplıklarını vurgulamakta bir beis görmemişlerdir. Bu makalede de bir doktrin olarak İslâmcılık değil, İslâmcılığın Kürtçü ideolojiyle nasıl özdeşleştiği, bölücü/ayrılıkçı bir etnik dâvâya dönüştüğü gösterilecektir. Türkiye özelinde İslâmcılık Türklüğü dışlar ve olumsuzlarken, Türk olmayan kimliklere olumlu bir töz izafe etmektedirler. Bu makale hacmi itibariyle bir doktrin olarak İslâmcılığın “Türklük” algısı üzerine yapılmış geniş bir çalışma değildir. Sâdece mevcut olgulardan hareketle bir durum tespiti amaçlanmıştır.

1. Osmanlı’dan Günümüze Bir Derkenar

İlber Ortaylı, “Osmanlı Barışı”1 isimli eserinde, Türklüğün İmparatorluk var oldukça doğumu zorunlu olarak ve ihtiyatla geciktirilmiş bir kimlik olduğuna ve bu kimliğin yıkım anında derhal patladığına vurgu yapar. Ortaylı’ya göre, kozmopolit bir Osmanlı aydını vardı, dünyanın yeni şartlarında derhal Türk kimliğiyle kendini tanımladı. Bunun yanında Müslümanlığı ile yetinen ve kendini Müslüman kimliği ile tanımlayan bir halk vardı, bu halk da Osmanlı-Rus Savaşı, Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı sonrasında “Türk” kimliğinin gerekli olduğunu anladı.

Ortaylı’ya göre, Tanzimat reformları ile birlikte modern bir kimlik olarak Osmanlı kimliği seçkinler/okumuşlar arasında belirgin bir kimlik olarak belirlemeye başladı. Mekteb-i Sultanî, Tıbbîye gibi eğitim kurumlarının kadrolarında Bulgar, Rum, Ermeni, Arnavut, Marunî gençlerine her zaman rastlanıyordu. Özellikle Hamidiye devrinde Arap vilayetlerindeki gençlere verilen bu eğitim imkânıyla Araplar arasında da Osmanlı patriyotizminin yayılması amaçlanmıştır. Bu gibi girişimlerin ulusçuluğun sonuçlarını önleyemediği açıktır. İmparatorluğun dağılmasını önlemek isteyen muhalefetin üyeleri daha çok Türk unsur arasından çıkmıştır. Kozmopolit bürokrasi ya resmî muhalefetin ve iktidarın taraftarı olmuştur, ya da ulusçu akımlara mensup olmuştur.2 İdarî, siyasî, iktisadî yönden Osmanlı birliğinin devamını zarurî gören Butrus el-Bustanî, Tahtavî, Kevakibî gibi Arap aydınlarının tarih yorumları tamamen anti-Türk ve ırka dayanan bir Arap ulusçuluğuydu.3 Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru ve dayanağı büyük oranda Türklerden oluşmasına karşın şehirli kesim ve Osmanlı bürokrasisi dahilinde Türk kimliğine vurgu pek görülmemekteydi, hatta “Türk” dendiğinde bu kelime Anadolu köylüsü veya göçebe Türkmenler için kullanılıp kaba, cahil, akılsız gibi anlamlara gelmekteydi.4

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir