İslâmcılık Merkez Siyaseti Neden Kaybediyor?
22 Ekim 2015

Siyasî İslâmcı Otoriter Zihniyetin Kökleri

“Adâletle iş görmekten aciz olan zulümle iş gördüğünde daha aciz olur.”
Hz. Ali

Giriş

Ebu Said el Hudrî (v.74/693-4) Hz. Peygamberden naklettiği uzun bir hadiste şu cümleyi aktarır: İnsanlara karşı duyduğunuz korku sizi bildiğiniz bir gerçeği söylemekten ya da gördüğünüz bir yanlışı düzeltmekten alıkoymasın. Ebu Said, bu hadisi naklettikten sonra ağlamış ve şunları söylemiştir: “Biz, bu durumla karşılaştık, ama insanlardan çekindiğimiz için konuşmadık.”

Ali el-Kari (1014/1605) söz konusu ifâdeleri yorumlarken şöyle demektedir: Sahabenin büyükleri; din, yakîn ve marifet konusundaki sohbetlerine rağmen, ilk dönemlerde aciz kaldılar. Yezid ve Haccac gibi zalim ve fasıklardan müteşekkil batıl ehli karşısında gerçeği açıkça ifâde edemediler. Peki, bizim durumumuz ne olacak, hicri 1000 (m. 1591-92) yılından sonra yaşanan durum şu merkezdedir: “İslâm gerisin geriye gitti, hilafet ve imamet şartlarına haiz olmayan sultanlar herkesi tasallut altına aldı. Bildiğini uygulayan âlimler iyice azaldı. Karnı geniş cahiller, zalim kadılar, riyakâr şeylerin ise sürüsüne bereket. Allah’tan geldik Allah’a döneceğiz. Şüphe yok ki zaman sabır zamanıdır, bunun yanı sıra şükür ve kazaya rızada elzemdir. Yapılması gereken susmak, evlere kapanmak, karın doyuracak miktarla yetinerek ömrün dolmasını beklemektir.”

Alıntıladığım metin, iki önemli hususu içermektedir. (A) Durum tespiti: İnsanlara karşı duyulan korkudan dolayı gerçeği söylememek. Böyle bir ortamı oluşturan sebepler: (1) Hilafet ve imamet şartlarına haiz olmayan sultanların herkesi tasallut altına alması. (2) Bildiğini uygulayan âlimlerin azalması, karnı geniş cahillerin, zalim kadıların, riyakâr şeyhlerin artması. (B) Çözüm önerisi: (1) Sabretmek, kazaya rıza göstermek. (2) Susmak, evlere kapanmak. (3) Karnı doyuracak miktarla yetinerek ölümü beklemek. Hicri birinci asır ile onuncu asır ve on birinci asrın başını özetleyen bu tablonun her iki tarafı (durum tespiti ve çözüm önerisi) otoriter zihniyeti somutlaştırmaktadır. Eleştirilen durumu aşmak için önerilen hususlar, “otoriter zihniyeti mayalayan, besleyen ve meşrulaştıran” bir içeriğe sahiptir.

Metinde yer alan hususları, günümüzün diline çevirmek otoriter zihniyeti anlatmak için yeterlidir. Ne var ki bu, bize sâdece tarihî ve fiilî durumu anlatır. Oysa bizim için gerekli olan otoriter zihniyeti inşa eden, besleyen ve meşrulaştıran fikrî, itikadî ve ahlâkî sebepleri ortaya koymaktır. Entellektüel işçiliğe ihtiyaç duyan bu meselenin bazı yönlerini açığa çıkartmak hem bir tartışma zemini oluşturmak hem de meseleyi anlamaya yardımcı olmak açısından önemlidir.

I. İlim-İman-Amel İlişkisi

Siyasî İslâmcı otoriter zihniyeti inşa eden sebeplerin başında ilim/imân/amel ilişkisi gelmektedir. Hemen belirtelim ki siyaset, imanî/itikadî değil ilmî ve amelî bir konudur. Bununla birlikte İslâm, bir dil sistemidir, her dil sistemi gibi onun bir dünya görüşü/siyasî yönü vardır. Olmadığını ileri sürmek bir dil sistemini anlamsız görmek/hayat formları ile olan ilişkisini yok saymak anlamına gelir ki, bu görüş ilmî temellerden yoksundur. Yine İslâm’ı bir tarihî kategori görmek, diğer bir deyişle siyasî ve tarihî sebeplerin bir ürünü saymak da aynı hükme tâbidir.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken bir husus var. O da dini siyaset yapmak, siyaseti din yapmaktır. İslâm’ı siyaset, siyaseti İslâm yapmak siyaseti İslâm’ın önüne getirerek açık ve üstü örtük onu imân alanına taşımakla gerçekleşir. İslâm’ı siyaset yapmak, sâdece modern zamanlara özgü değildir. İlmî ve amelî bir mesele olan siyaseti, imân alanına taşımak Hz. Ali’ye karşı yapılan isyâna kadar gider. Kur’ân’ı mızrakların ucuna takarak yapılan tahkim çağrısı, bunun ardından tahkime itiraz ederek “hüküm Allah’ındır” sloganı etrafında her iki kesimi tekfir etmek, siyaseti İslâm’ın önüne geçirmektir. Dolayısıyla siyasî İslâmcılığın kökleri derindir ve sorunlu bir meseledir. İslâm’ı siyasetin aracı yapmakla (Kur’ân’ı mızrakların ucunu takmak gibi), siyaseti iman alanına taşımak/siyaseti din yapmak, farklı olanı tekfir etmek arasında fark yoktur. Zaten siyasî İslâmcılık anılan iki temel üzerine oturur. Bu nedenle müşkil bir meseledir. Çünkü dini siyaset yapmak sâdece taraflar arasında ayrışmayı derinleştirmez. Aynı zamanda herkesin belli bir siyasî anlayışa tâbi olmasını ve muhalifini tanımlamasını zorunlu kılar. Zira imân alanına taşınan siyasetin dışında kalmak “fasık, ehl-i dalalet, zındık, kâfir” tanımlarına muhatap olmayı beraberinde gerektirir. İşte böyle bir tanımlamanın üretildiği tarih, siyasî İslâmcılığın ortaya çıktığı tarihtir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir