İki Seçim Arası Terör ve “Çözüm Süreci”
22 Kasım 2015
3 Kasım(lar)’a Dair
22 Kasım 2015

Muhafazakârlık ve İslâmcılık Üzerine: İnce Ayrımlar

“Kullanırız bir sözü ama hangi anlamda?”1

Maurice Merleau-Ponty, “Algılanan Dünya” adıyla yayımlanan radyo sohbetlerinden birinde şöyle der:2 “…biz Hegel’in diplomatik durum adını verdiği bir noktadayız, yâni sözcüklerin (en az) iki anlama geldiği, şeylerin tek sözcükle söylenemediği bir noktada.” Fransız düşünürün bu sohbette sözünü ettiği nokta modernliktir. Sözcüklerdeki çok anlamlılık ya da bir başka deyişle sözlük-tanımazlık, sarsıcı anlamsızlığıyla, modern durumda ortaya çıkmış, postmodern durumda ise sıradanlaşarak, gündelik yaşamda yaygınlaşmıştır. Günümüzde çok anlamlılık (sözlük dışılık), her günkü, anonim bir durumdur artık. “Ah kelimeler, isimler ve onlara inanmanın saadeti…”:3 Tanpınar’ın bu hüzünlü, imreniş dolu cümlesi, şimdilerde hepimizin dilinde sanki. Dahası, bu saatten sonra premodern duruma dönme imkânımız da yok. Hoşumuza gitse de gitmese de, çok anlamlılığın egemenliğindeki bir dünyayı benimsemek zorundayız.

Çok anlamlılıktan kasıt, bir sözcüğe, farklı kullanıcılarca farklı anlamlar verilebilmesidir. Bu, bilhassa politik düzlemde, sözcüklerle bir tür güç (iktidar) ilişkisi kurmak demektir: Kullanıcılar, sözcüklerle, kendi düşünce dizgelerini (felsefî sistemler, ideolojiler, kurumsal dinler vs…) merkeze alarak, o dizgelere uygun, onlara hizmet edecek bir biçimde ilişkilenirler. Yâni sözcükleri, Hilmi Yavuz’un ‘Söz’ün Gücü Üzerine’ başlıklı bir denemesindeki deyişiyle,4 kendi “anlam rejimleri”ne kuvvet katacak içerikleriyle kullanırlar. Böylelikle dil üzerinde bir nevi anlam diktatörlüğü tesis eder, anlamlandırılmadık hiçbir şey bırakmazlar. Meselâ “gerçek” sözcüğünü ele alalım. Diplomatie (2014) adlı, İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatan bir filmde, Hitler’ce Paris’i yok etmekle görevlendirilmiş Alman General (Dietrich von Choltitz) ile şehri Nazilerin elinden kurtarmaya çalışan İsveç Elçisi (Raoul Nordling) arasında geçen şu kısa diyalog, çok anlamlılık adına güzel bir örnektir:
Elçi: “Gözlerinizi gerçeklere kapatmayı mı yeğliyorsunuz?”

General: “Kimin gerçekleri? Sizin mi, benim mi?”
Elçi: “Paris’i yerle bir etmenin saçma olduğu gerçeği.”
General: “Sizin gerçeğiniz o hâlde.”

Bu diyalogdakine benzer bir örneğe, L’armée des ombres (1969) adlı, yine İkinci Dünya Savaşı yıllarını anlatan bir başka filmde de rastlarız. Almanya’nın Fransa’yı işgali sırasında, Fransız direnişçilere, yâni “vatansever” insanlara, Nazilerce “terörist” dendiğine şahit oluruz. “Direniş”, Nazilerin sözlüğünde, “terör” anlamına gelir. Dil, totaliter iktidarın dilediğince altüst edilir: “Direniş, tedhiştir!” Tıpkı George Orwell’ın “1984” adlı romanındaki, o meşhur mottolar gibi:5 “Savaş barıştır!”, “Özgürlük köleliktir!”, “Cehalet kuvvettir!”. Aynı şekilde: Mevzubahis ‘Kürt sorunu’ olduğunda, Türkiye’de “barış” sözcüğüne, “barış süreci” söylemine, farklı siyasal topluluklarca farklı anlamlar yüklenmesi de, yine çok anlamlılık çıkmazı -ya da bir başka deyişle “anlam savaşları”- bağlamında dikkate değer bir veridir: Kimilerine göre “barış süreci”, toplumsal bütünleşme (millî birlik), demokratikleşme demek iken, kimilerince, tam aksine, politik bölücülükle, kamplaşmayla, kabileleşmeyle bir ve aynı şey gibi okunabilmektedir. Bu tip örnekleri rahatlıkla çoğaltmak mümkün… Demek ki dile, bilhassa totaliter zihniyetlerce el konulabiliyor; sözcükler, söz konusu zihniyetlerin isteğine göre eğilip bükülebiliyor; anlamlar, hileli yönlendirmelerin konusu olabiliyor.

Türkiye’de çok anlamlılığa kurban edilen sözcüklerden biri de, hiç şüphe yok ki “muhafazakârlık”: Özellikle, kendisini topluma “muhafazakâr demokrat” diye tanıtan Adalet ve Kalkınma Partisi (AKP) iktidara geldiğinden beri, Türkiye’de muhafazakârlığın, siyasal İslâmcılık sanılması -ve sayılması- iyice yaygınlaştı. Siyasal İslâmcılık (İslâmcı taassup) ile muhafazakârlık arasındaki ince farklar unutuldu; “muhafazakâr” sözcüğünün anlamı, “mutaassıp” sözcüğünün anlamını da kapsayacak derecede genişletildi. Böylelikle dil -ve dolayısıyla düşünce- AKP’nin keyfince, kasten daraltılmış oldu. Oysa Hilmi Yavuz’un da, “Muhafazakârlıktan Taassuba Nasıl Gelindi?” başlıklı bir başka denemesinde belirttiği gibi, bu iki sözcüğün taşıdığı anlamlar arasında önemli bir fark var:6 “…‘Mutaassıp’da, sadece ‘koruma’, ‘muhafaza etme’ değil, ‘muhafaza ettiklerinin dışındakilere düşman olma’ söz konusu. Muhafazakârın ise böyle bir konumu yok. O sadece korumak ve muhafaza etmek istiyor; muhafaza ettiklerinin ‘dışındakilere düşman olmak’ gibi bir durum söz konusu değil muhafazakârlıkta!” Bu ince fark şimdilerde neredeyse tamamen yok edilmiş, “mutaassıp” sözcüğü gündelik konuşma dilinde dolaşımdan kaldırılmış durumda. Muhafazakârlık, siyasal İslâmcılığın diğer adı, daha doğrusu, onun bir tür makyaj/kamuflaj malzemesi olup çıktı. Fırat Mollaer, “Muhafazakârlığın İki Yüzü” adlı kitabında, bu kusurlu özdeşliğe (muhafazakârlık = İslâmcılık) şöyle dikkat çekmekte:7 “Türk muhafazakârlığının kavramsallaştırılması hususundaki metodolojik sorunlardan biri, İslâmcılıkla özdeşleştirilmesidir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir