Rusya’yla Tırmandırılan Gerginlik: Düşürülen Rus Jeti
21 Aralık 2015
Millet Nedir?
21 Aralık 2015

Değişen Muhafazakârlık Üzerine Düşünceler

Sonbaharın ilk vakitlerinde Budapeşte ayrı bir güzellik taşır. Sabahın serinliği Tuna’nın iki yanında kurulmuş bu kente nehrin rüzgârlarıyla taşınırken, güneşin azameti, akşama kadar şehri tatlı bir sıcaklığa teslim etmesiyle daha iyi anlaşılmaktadır. Budapeşte için hayat Tuna’dır. Tuna’dan geçip şehrin iki yakasını yâni tarihî Buda ile modern Peşte’yi birbirine bağlayan köprüler, turistlere hizmet verip saatlerce sanki başıboşçasına nehirde seyrüsefer eden feribotlar. Her şehrin kendine has bir telaşı olduğu muhakkak. Ama şehirlerin modernliğin karargâhlarına dönüşmesiyle insan hayatının küresel anlamda aynîleştiğini de söylemek mümkün. Şehrin insicamını Avrupalı kılan ise “modernliğin” yanında haşmetle dikilen Avusturya mimarisinin seçkin örneği saraylar, kiliseler olsa gerek. Böyle bir şehirde sizden kalanı bulmak içinse biraz eşelemeniz, işaretleri dikkatle takip etmeniz gerekiyor; tıpkı Gül Baba Türbesi gibi… Masjid Utca yâni Mescid Caddesi’nden yukarıya seyir terasını andıran zahmetli merdivenleri aheste aheste çıkıp varıyorum Hazret’in huzuruna. Bu Gül Baba’yı ilk ziyaretim değil kuşkusuz, Türkiye’den sevdiğim dostlarımızla yolumuz kesişmiş, buluşma yerini ise alâkasız da olsa Gül Baba Türbesi diye belirlemişiz. Şehri bilenler bilirler, zincirli köprü, parlamento binası hatta Vaci sokağı gibi işlek ve şehrin gözde mekânları varken burada buluşmaya karar vermek kuşkusuz Türk olmaklığımızdan. Ben keyif için kaçıp sığınmışım Budapeşte’ye dostlarım ise rızkın zarurî kıldığı bir iş seyahatinden ötürü buradalar. Birer Fatiha’dan sonra ayrılıp türbeden yakınlardaki bir kafeye oturuyoruz.

Enterasan bir şehirdir Budapeşte. Yerlilik hususunda pek katkıya ihtiyacı olmasa da uluslararası bir şehre; bir turizm merkezine dönüşmesiyle her tada, her mutfağa ve her türlü konsepte kapısını sonuna dek aralamış. Bu yönüyle belki İstanbul’a benzetilebilir. Nitekim oturmak için seçtiğimiz mekân Barako Káveház. Kahve deyince bir de mekân Budapeşte olunca, bir Türk’ün aklına ister istemez bu kahveyi de buralara kadar taşıyan biziz düşüncesi geliyor. Ama oturduğumuz yer “Filipinler’in en sert” kahvesini satmakla meşhur. Zaten Barako da Filipin dilinde “sert adamlar” demekmiş. Eh layığımızı bulmuşuz. Kahvemiz, sigaramızla koyu bir sohbete dalıyoruz; Türk gurbete düşünce ne konuşacak: Türkiye’yi ve onun insanlarının hal-i pürmelalini.

Ufukta yaklaşan seçimler, memlekette bize göre aymazlıktan bazılarına göre ise ihanetten başıboş bırakılan terörün kazandığı hâl… Devletin çomak soktuğu arı kovanlarının bozulan düzenlerinin intikamlarını artık bizim topraklarımızda almaya başlamalarının korkutucu vaziyeti… Vesaire vesaire… Her hâliyle ülkemiz… Masanın etrafında benzer hassasiyetleri paylaşan, kendilerini birbirine yakın dünya görüşüne sahip olarak nitelendiren üç kişiyiz. Sohbet esnasında konudan konuya atlıyoruz. Tâ ki içimizden en yaşlımızla aramızda hararetli bir tartışma başlayana kadar. Ve artık her şey orada demirleyiveriyor. Konu malûm; iktidar partisinin son dönemde siyasî söyleminde giderek daha da milliyetçileşmesi ve bunun karşısında Türkiye’deki milliyetçilerin ve kendini milliyetçi muhafazakâr olarak nitelendirenlerin ne yapacağı? Üstadımız diyelim, söze şöyle başlıyor: “İktidar partisinin bugün aldığı yüzde kırk oranındaki oy aslında iki seçmen kesiminden geliyor.” Devamında ise “Yarı yarıya yâni yüzde %20-%20 oranında paylaşılan bu yüzde kırkın yarısını Millî Görüşçüler diğer yarısını ise milliyetçi muhafazakârlar oluşturuyor” tespitini yapıyor. “Liberaller gemiyi çoktan terk ettiler bir kısmı CHP’ye bir kısmı ise PKK’nın partisine savruldu” diyerek de bu analizini kuvvetlendiriyor. Bugün Türkiye milliyetçiliği temsil eden siyasî partinin en büyük sorununun ise milliyetçi-muhafazakârlar olarak kendini tanımlayanları iktidar partisinin elinden bir türlü geri alınamaması olduğu hepimizin ittifak ettiği bir husustu. Bu esnada aramızdan en gencinin biraz da provakatif niyetli sorusu bomba gibi masamıza düşüyor. Kendisi yeni lisanda buna “trollüyoruz” dese de, en acıtan yerimize basa basa şöyle soruyor; “Bu gidişle PKK’nın partisi Türk milliyetçilerini temsiliyet bazında değil sâdece ama oy bakımından da yakaladı yakalayacak, arada 1-1,5 milyon oy kaldı birkaç sene sonra o da kapanır. Gidişata baksanıza! Peki siz buna ne diyorsunuz?” Hiç duraksamadan şu cevabı verdim bu soruya “bunu milliyetçiler kadar biraz da memleketin Türkler’i de düşünsün, bir muhasebesini yapsınlar.” Ama bizim üstad şöyle ihtar ediverdi beni, “Milliyetçi-muhafazakâr kitle iktidar partisiyle kendini daha güvende hissediyor, o sebeple o kapı çoktan kapandı.” Bu cümleyle mesele kafamda başka bir hâl aldı. Bu muhafazakârlar artık ne kadar milliyetçiydi? Milliyetçi-muhafazakâr sıfatı zaman içinde kendini uzaktan milliyetçi-muhafazakâr olmaya hatta daha çok konformist muhafazakâr olmaya bırakmamış mıydı?

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir