Millet Nedir?
21 Aralık 2015
İran Siber Ordusu
21 Aralık 2015

Uluslararası Hukuk’ta Garanti Antlaşmaları ve Kıbrıs

Uluslararası Hukukta Garanti Antlaşmaları ve Kıbrıs

1954 yılından beri Kıbrıs uyuşmazlığı Türkiye’nin dış politikasının ana konularından biri hâline gelmiştir. Kıbrıs’ın evvelce Türkiye’ye âit bulunması, Anadolu’nun güney doğu kıyılarına yakın olması dolayısıyla güvenliğini kontrol eden bir stratejik yer işgal etmesi ve nihayetinde adada büyük bir Türk cemaatinin yaşaması ve bu cemaate karşı girişilen baskı ve insanlık dışı hareketler Türkiye’yi Kıbrıs uyuşmazlığına taraf yapmıştır (Bilge,1969). 1955-60 süreci, bir yandan taraflar arasında Kıbrıs’ın geleceğine ilişkin görüşmelerin yapıldığı, diğer yandan ise, adadaki toplumlar arasında da görüş ayrılıkları yaşanmaya başladığı bir olaylar zinciri oluşturmuştur (Aksu, 2001).
Türkiye ve Yunanistan’ın Başbakanları Zorlu ve Averof 5-11 Şubat 1959 tarihleri arasında Zürih’te görüşmeler yapmışlardır. Bu görüşmelerde iki başbakan Kıbrıs’ın milletlerarası statüsünün ve anayasanın dayanacağı prensipler üzerinde anlaşmaya varmışlardır. Bu mutabakat sonrasında İngiltere’nin de onayını almak için Türkiye Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu Londra’ya gitmiştir. Orada 11 Şubat 1959’da verdiği demeçte; “… yapılan anlaşma her üç tarafın ve Kıbrıs’ın lehindedir. Zürih müzakerelerinde İngiltere’nin menfaatleri de müzakere mevzuu olduğundan üçlü toplantının adaya sulh ve sükun getireceğini kuvvetle ümit ettiğini” söylemiştir. Menderes de bu dönemde Ankara’da Zürih toplantıları hakkında verdiği demeçte; “… Kıbrıs sakinlerine gelince, bu adada yaşayan Türk ve Rum cemaatlerinin bütün mensupları artık kanlı ve kavgalı bir devrin tamamı ile kapanmış olduğuna emin olabilir, gerek ferden gerek cemaat olarak hak ve menfaatlerin en adil ve ölçülü bir şekilde korunmasını mümkün kılacak esasların iki devletçe artık kayıt ve tespit edilmiş bulunması sebebiyle istikbali büyük bir emniyet ve huzur içinde karşılayabilirler” demiştir (Bilge,1969, Fırat,1997).

Bu iyi niyetin ardından 1955 birinci Londra Konferansı’ndan sonra ikinci kez Londra’da bir konferans gerçekleştirildi. Bu kez Türkiye, Yunanistan ve İngiltere Başbakanları, Menderes, Karamanlis ve Macmillan ile Kıbrıs Türk ve Rum cemaat liderleri, Küçük ve Makarios’un katılımı ile yeni devletin oluşumunda kapsamlı anlaşmalar imzalandı.

İkinci Londra Konferansı’nda imzalanan başlıca dört konudaki anlaşmalar şu şekildeydi:
“Kıbrıs üzerindeki İngiltere egemenliğinin Kıbrıs Cumhuriyeti’ne devrine dair bir kurulma antlaşması,
Kıbrıs’ın bağımsızlığını, toprak bütünlüğünü ve anayasa düzenini teminat altına alan garanti antlaşması
Türkiye, Yunanistan ve Kıbrıs arasında yapılacak askerî ittifak antlaşması ve
Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nın temel maddeleri” (Fırat,1997).

Bilindiği üzere, bugün Kıbrıs müzakere sürecinde sıklıkla karşılaşılan GKRY tezlerinden biri de Lefkoşa Antlaşmaları olarak tarihe geçen 17 antlaşmadan belki de en önemlisi Garanti Antlaşmasını kaldırma girişimidir. Her şeyden evvel “Kıbrıs Cumhuriyeti” anayasası ilk olarak, Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına dair antlaşma, İttifak Antlaşması ve Garanti Antlaşması’na bağlı olarak oluşturulmuş anayasanın hukuksal statüsünü belirtmesi ile farklı bir statüye konmuştur. Yetkileri kısıtlı devlet modeli olmasına rağmen temeli iki toplumun eşit egemenliği üzerine kurulu bu devletin güvencesi ise Garanti Antlaşması temelinde oluşturulmuştur. Nitekim, “Kuruluş Antlaşması’nın 7. maddesinin 2. bendi ile Anayasa’nın 181. maddesi de değiştirilmeyecek hükümler içerisinde yer almıştır. Anılan hükümlere göre, Zürih Antlaşması’nda kabul edilen birtakım temel hükümlerin değiştirilmesi söz konusu edilmeyecektir. Bu temel hükümler arasında özellikle Cumhurbaşkanı ve Cumhurbaşkanı yardımcısının durumu (Anayasa’nın 1. maddesi), Kıbrıs Cumhuriyeti’nin resmî dilleri (Anayasa’nın 3 mad.1-2 kısımlar), gibi konulardan 1960 İttifak ve Garanti Antlaşmaları’nın anayasal güçte olduğunu gösteren 181. madde hükümlerine kadar birçok hüküm yer almıştır” (Pazarcı, 1998). Dolayısıyla bu hükümler fundamental yâni değiştirilmesi mümkün olmayan maddelerdir. “Zürih ve Londra Antlaşmaları ise ulusal bir devlet değil, iki uluslu bir devlet yaratma amacı kabul gördüğü” belirtilmektedir (Zyphern,1965, Arsava,2003). Bu bağlamda, “Garanti Antlaşması ise ulusal grup hakkının teminatı” olarak değerlendirilmektedir (Tzermias,1960, Arsava,2003). Bu önem, “Garanti anlaşmasının ve bu paralelde anayasanın iradesi, devletin bir ulusal grubun çıkarlarının temsilcisi olmasının engellenmesi” açısından gelmektedir (Arsava,2003).

Esasında Garanti Antlaşması’nın feshi yönündeki Rum talebi Güvenlik Konseyi’nde 1963 senesinde gündeme getirilmiştir. Ne düşündürücüdür ki 1963 senesinden beri baş gösteren bu talep bugün artarak devam eder konumdadır. Oysa uluslararası hukuk “Garanti Antlaşması gibi sürekli bir karaktere sahip bir antlaşmanın tek taraflı feshinin mümkün olmadığını, bunun tarafların uzlaşması ile olabileceğini ortaya koymaktadır” (Zietschman,1938, Arsava,2004). Zira, Garanti Antlaşması sâdece adadaki iki halkın güvencesini teminat altına almakla kalmaz, ayrıca taraf ülkelerin uluslararası çıkarlarını da korur. Bu bağlamda, Türk-Yunan ilişkilerinde kurulan Lozan dengesinin Kıbrıs’taki uzantısı olarak da görülebilir.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir