Aralık 2015 Sayı 176
21 Aralık 2015
Barzani’nin Bağımsızlık Hazırlıkları, PKK ve Bölgenin Geleceği
21 Ocak 2016

Din Üzerinden Şiddete ve Savaşa Çağrı -Radikal İslâm ve Evanjelik Misyon-

Giriş

Bir dil sistemine mâruz kalmak ne anlama gelir? Martin Heidegger (1889-1976) bu soruyu cevaplarken der ki: “Bir şeyin tecrübesine mâruz kalmak, ona katlanmak, rıza göstermek ve başımıza geldiği şekliyle kabul ederek ona boyun eğmemiz demektir. Bir başka deyişle bir dil sistemine mâruz kalmak değişmek demektir.”1 İslâm coğrafyası modern dil sistemine mâruz kalmıştır. Modern zamanların İslâm tarihi, XVIII./XIX. yüzyıllardan beri, modern zamanların Müslüman toplum üzerinde yaptığı tesirin tarihidir. Batı, kendisini asıl medeniyetin kurucusu, İslâm dünyasını ise yarı donmuş kitle olarak görür. Elbette ki bu şekilde görmesini açıklayan bir sebep var: İslâm, farklı dönemlerde çeşitli fikrî hareketlerle yüzyüze gelmiş ve bütün bu meydan okumalara cevap vermiştir. Fakat Batı’nın tesirine girerken durum farklı oldu. İslâm düşüncesi, modern dünya dil sistemiyle yüzleşip kendi bağlamına geri dönemedi.2 Bu durum, modern dil sistemini anlamak yerine iki belirleyici tutumu besledi: (a) Modern dil sistemine teslim olmak. (b) Mâruz kaldığı (siyasî/ekonomik) dile karşı İslâm üzerinden bir tepki geliştirmek.

Bu tepki insan hayatının bütün formlarını ihlâl eden/ihmâl eden dinî-siyasî bir edebiyata taşınmış ve İslâm mânevî hipnotizme dönüştürülmüştür. İçtimaî kurumlar ve içtimaî ahlâk alanında köklü değişimlere ihtiyaç duyan İslâm dünyası, modern dil sistemine mâruz kalmanın ürettiği psikolojik savrulmanın bir sonucu olarak hissi tepkiyi besleyen siyasî retoriği öne çıkartmıştır. Şu günlerde İslâm adına sahnelenen şiddetin bütün türleri, bu mânevî hipnotizme dönüştürülen inancın ürettiği değersizliğin bir sonucudur. Siyasî-itikadî mezheplerin tarihî çatışma hazinelerini oluşturan keskin kavramları ve temaları günümüze taşıyarak çatışma hatları üretmenin anlamsız ve sıradan karakteri İslâm’ın nasıl bir boşluğa hapsedildiğini somut olarak göstermektedir. Çünkü İslâm’ın yeniden ifâde ediliş biçimi, hayatın farklı formlarını ihmâl eden, hatta çoğu kere gereksiz sayan bir dile bürünerek toplumun dışsallaşma ve kurumsallaşma gücünü olumsuz yönde etkilemiş ve etkilemektedir.

Batı dil sistemine mâruz kalan İslâmcıların Batı karşıtlığına dayanan edebiyatı, çapraz karışımlara eşlik eden bir yapıya sahiptir. Sözgelimi yerel istibdada karşı geliştirilen mücadele Batı’nın ürettiği siyasî dilden beslenmiştir. İslâm dünyasında askerî ve iktisadî çözülmeyi aşmak için önerilen modeller yine Batı kaynaklıdır. Çünkü modern dünya dil sistemi hayatın her alanını kuşatmıştır. Bu durumu aşmak için bilimsel bilginin ürünleri ile kültür arasında bir ayrım yapılmıştır: “Teknolojiye evet, kültüre hayır” şeklindeki yapay ayrım… Çünkü teknolojik ve ekonomik güç ve araçlar o toplumun kültürünü taşır. İslâm’ı/daha geniş anlamda İslâm kültürünü korumak için söz konusu ayrıma ikinci bir ayrım eklenir. İkinci ayrıma göre ahlâk İslâm toplumuna, sefahat ise Batı/Hıristiyan toplumuna hastır. Bu ahlâkı korumak için Batı’nın ahlâkî nüfuzuna karşı savaşmak gerekir. Nitekim Reşid Rıza (1865-1935) “İslâmî öznenin Batı’nın ahlâkî nüfuzuna karşı savaşması ve ona karşı kendi kökenlerinden yola çıkılarak inşa edilmiş bir etik üretmesi gerektiğini” savunmuş ve mücadelesini bunun üzerine ikame etmiştir. İhvan-ı Müslimin/Müslüman Kardeşler Örgütü’nün kurucusu Hasan el Benna (1906-1949) Batı karşıtlığının alanını genişletilir. Ona göre, “Batı; adâletsizlik, köleleşme ve zorbalığı yaydıktan sonra şaşırıp kalmıştır. Çelişkiler içinde debelenmektedir. Güçlü ve sağlam iman ordusunun diktiği Allah sancağının gölgesinde Kur’ân bayrağının dalgalanması için Şark’tan güçlü bir elin uzanması yeterlidir. Dünya, İslâm’ın bayrağı altında huzuru ve barışı bulacaktır.”3

İman ordusunun hayat rengi bütünüyle İslâm olmalıdır. “Adı İslâm olup da camiye gelen, ibadet eden, sonra da diğer işlerinde Müslüman olmayanları taklit ederek hayat prensiplerini yabancılardan alan kimseler tam Müslüman sayılmazlar.”4 Bu ifâdede yer alan “taklit edilen hayat prensipleri” siyasî ve iktisadî kalıplardır. Bu kalıplar içinde yaşamayı doğru bulanlar, yâni Batı toplumunun ürettiği siyasî ve iktisadî kalıpları benimseyenler iman ordusunun içinde yer alamazlar. Çünkü İslâm mükemmeldir, söz konusu modelleri aşan bir anlama sahiptir. İslâm’ın siyasî görüşünün demokrasiden nasıl daha mükemmel olduğunu namaz üzerinden açıklamaya çalışır. Demokrasinin eleştirisini cami ve namaz üzerinden yapan Hasan el-Benna; “Camide namaz kılan herkesin eşit, imam hata yaptığında ona tâbi olan herkes düzeltme hakkına sahiptir. Demokrasinin en çekici yönü budur. Söz konusu unsurda en mükemmel şekilde İslâm’da vardır.”5 Sistem eleştirisini caminin içinden yapan Hasan el-Benna “Bir toplumun varoluş iradesini dinî ibadetin düzenine/işleyişine bağlar” ve ayrıca İslâm toplumunun damarlarına nüfuz etmiş otoriter eğilimlerin tarihini ve yansımalarını unutur.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir