Türkiye’de ve Ortadoğu’da Hidro-Politikanın Önemi: Ekonomik, Sosyal Ve Stratejik Analizleri-I
22 Nisan 2016
Mayıs 2016 Sayı 181
31 Mayıs 2016

Türkiye ve Balkanlar

Türkiye ve Balkanlar ortak bir tarihi olduğu kadar ortak bir kaderi de paylaşmaktadır. Jeopolitik kitapları, Balkanları Avrupa kıtasının doğusunda yer alan sıra dağlar ve bu dağların bulunduğu yarımada bölgesi olarak tanımlamaktadır. Ne var ki, aynı kaynaklar Türkiye Cumhuriyeti’nin jeopolitik konumunu belirlerken bu ülkeyi orta dünyanın merkezî devleti olarak tanımlamaktadırlar. Batılıların “Heartland” adını verdikleri bu bölgede Türkiye merkezî ülke olarak çok önemli bir coğrafî konuma sahip bulunurken, Türk devletinin yaşamsal kaderinin de yanı başında uzanan Balkanlar bölgesinin durumuna bağlı bulunduğunu, bilimsel ve siyasal veriler ortaya koymaktadır. Türkiye merkezî coğrafyanın merkezdeki ülkesidir ama geleceği yanı başında yer alan Balkan bölgesinin içinde bulunduğu ya da bulunacağı durumlar ile süreçlere bağlı görünmektedir. Kısacası, jeopolitik bilimine göre dünyanın geleceği merkezî bölgenin durumuna bağlıdır. Orta dünyanın geleceği de merkezin yanı başında yer alan Balkanlar’ın durumuyla yakından ilgilidir. Bu gibi değerlendirmelerden sonuç olarak kesin bir yargı ortaya çıkmaktadır. O da, dünyaya merkezî alana egemen olan güç hükmeder, ama merkezî alana da Balkanları ele geçiren ya da elinde tutan siyasal güç sonunda egemen olur. Çağdaş jeopolitik bilimi bu bilimsel gerçeği ortaya koyarken, bir anlamda Türkiye Cumhuriyeti devletinin geleceğinin de Balkan bölgesinin kaderi ile aynı doğrultuda olduğunu göstermektedir.
Dünya haritasında böylesine önemli bir konumda yer alan Balkanlar hem bir sıradağlar bölgesi, hem de Doğu Avrupa’nın kuzeyine doğru uzanan bir yarımadadır. Dünyanın en kritik bölgelerinden birisi olan Balkanlar aynı zamanda küresel hegemonya doğrultusunda sürdürülen emperyalist saldırıları ve girişimlerin odak noktası olarak da değerlendirilebilmektedir. Avrupa Kıtası’nı ele geçirmek isteyen Batı Avrupa’nın büyük devletleri sürekli olarak kıtanın doğusuna doğru saldırılara geçerken, bütün Balkan Yarımadası’nı ele geçirerek, kıtasal hegemonyalarını pekiştirmek istemişlerdir. Napolyon Fransa’yı ele geçirdikten sonra Doğu Avrupa’ya doğru yürüyerek buradan Rusya’yı ele geçirmek istemiştir. Benzeri bir biçimde Hitler dünya imparatorluğuna kalkıştığı zaman gene Balkanlar’a doğru büyük askerî saldırı düzenlemiş ve buradan Hazar bölgesine saldırarak dünyanın merkezî alanında tam bir hegemonya kurmak istemiş ama ABD ile SSCB işbirliği sayesinde iki cephede savaşmak zorunda kalınca cihan savaşını kaybetmiştir. İngilizler ise Akdeniz üzerinden Kıbrıs’a gelerek merkezî alana girmişler ve Rusların Akdeniz’e inmesini önleme doğrultusunda bu bölgeye yerleşmişlerdir. Osmanlı İmparatorluğu’nu çökerttikten sonra Balkan Savaşları aracılığı ile Akdeniz’in doğusunda hegemonyalarını geliştirmişlerdir. Balkan Savaşları ile Osmanlı Devleti Avrupa kıtasından atılınca, “Balkanizasyon” adı verilen küçük küçük devletlere bölme girişimini İngilizler, Fransızları da yanlarına alarak bölgede başarıyla tamamlamışlardır. Bir anlamda Osmanlı Devleti’nin çöküş süreci de Balkan bölgesinde İngilizler ile Fransızların üstünlük kurması ile başlamış ve iki Balkan Savaşı sonrasında, Batılı emperyalistlerin yönlendirmeleri ile Osmanlı İmparatorluğu Balkanlar’dan geri çekilerek Avrupa Kıtası’ndan çıkmak zorunda kalmıştır. Osmanlı Devleti’ni Balkanlar’dan kovanlar daha sonraki aşamada yeni bir dünya düzeni oluştururlarken gene Balkan bölgesinden hareket etmişler ve Rusya’da gerçekleştirilen sosyalist devrimi esas alarak Balkan ülkelerinin de içinde yer aldıkları bir sosyalist bloklaşmanın önünü açarak, çok kutuplu, Avrupa merkezli dünyadan iki kutuplu Amerika merkezli bir dünyaya geçişi sağlamışlardır.
Avrupa Kıtası’nın doğusunda Asya Kıtası’na geçiş kapısı olarak yer alan bu yarımada bölgesi her iki kıtayı birbirine bağlayan bir köprü konumunu muhafaza ederken, bir kıtadan öbürüne geçişlerde ya da ortaya çıkan yeni siyasal oluşumlarda kıtalar arası hareketlilikte gene merkezî bir konuma sahip olduğu için önemli roller oynamıştır. Napolyon ve Hitler’in senaryolarının benzerini daha sonraki aşamada İngiltere ortaya koyarken, bugünün süper gücü olan Amerika Birleşik Devletleri’ne de bir anlamda yön gösteriyordu. İngilizler Osmanlı Devleti sonrasında Balkan Yarımadası’nda üstünlüğünü artırırken, Ruslar öncüsü oldukları sosyalist sistemi askerî güçlerinin bölgeye yayılması sayesinde oluştururmuşlardır. Amerikalılar ise Sovyetler’in bölgeden çekilmesi üzerine, Batı Avrupa’nın emperyalist devletlerinin Balkan Yarımadası’na gelerek bir büyük Avrasya hareketine girişmemesi için tıpkı Napolyon ve Hitler’in yaptığı gibi kendi önderliğinde bir askerî harekâtı Sırbistan üzerine yönlendirerek ve Kosova bölgesini bu küçük ülkenin elinden alarak, dünya ülkelerindeki en büyük askerî üssünü Balkanlar’ın tam ortasında yer alan Kosova’nın Gylani isimli kentinin toprakları üzerinde kurmuştur. Böylece jeopolitik kitaplarında yer alan, Balkanlar’a egemen olan merkezî coğrafyayı da yönetebilir hükmünün doğruluğunu bir kez daha göstermiştir. Hitler ve Napolyon tam olarak Balkanlar’a egemen olamadıkları için merkezî coğrafya ya da Avrasya kıtasında bir emperyal imparatorluk kuramamışlardır. Rusların Sovyetler Birliği deneyi ile Sırbistan üzerinden ortaya koyduğu Balkan hegemonyasının benzerini, NATO ülkelerini arkasına alarak bölgeye gelen ABD günümüz koşullarında Kosova merkezli olarak gerçekleştirmeye çalışmaktadır.
Balkan Yarımadası tarihin her döneminde bir evrensel hegemonya peşinde koşan emperyal güçlerin oyun alanı ya da avlanma sahası olarak güncellik kazanırken, aynı zamanda her dönemde göçlerin ve etnik nüfus kaydırmalarının da icra alanı olarak öne çıkmış ve siyasal projelerin gerçekleştirilmesi doğrultusunda da önem kazanmıştır. Yüzyıllar bir biri ardı sıra geçtikçe, dünyanın siyasal düzeninde de çeşitli değişiklikler öne çıkmış ve bunların yaygınlık kazanması aşamasında Balkan Yarımadası’nda gene çeşitli istikrarsızlık hareketleri gündeme gelmiştir. Avrupa Kıtası’nın her dönemde farklı siyasal yapılanmalar ile karşı karşıya kalması yüzünden bütün bu gibi gelişmeler beraberinde Balkanlar bölgesinde yeni oluşumların öne çıkmasını tetiklemiş ve bu yüzden de bu bölgenin tarihinde savaş dönemleri barış dönemlerinden daha fazla olmuştur. Balkan merkezli bir büyük güç tarih sahnesine çıkmadıkça, Balkanlar her zaman için Asya, Avrupa ve şimdi de Amerika Kıtası’ndan ortaya çıkmış olan büyük devletlerin ve süper güçlerin merkezî coğrafyayı ele geçirme girişimlerinde hedef alınan bölge konumunda olmuştur. Dışarıdan ya da kıtaların diğer bölgelerinden merkezî alana gelen emperyal girişimlerde Balkan bölgesi her zaman için kilit alan olarak önemini korumaktadır. Bu noktada Selçuklu ve Osmanlı İmparatorlukları’nın karşılaştırılması ile konunun önemi ortaya konabilecektir. Selçuklu İmparatorluğu İstanbul’u alamadığı ve daha sonra da Balkanlar’da yaygınlık kazanamadığı için dünya devleti olamamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ise Selçuklular’ın yapamadıklarını yaparak İstanbul’u fethetmiş ve daha sonraki aşamada da Balkan Yarımadası’nda yayılarak bir büyük dünya devleti konumunda yedi asır boyunca dünyanın ortasında varlığını sürdürebilmiştir. Osmanlı Devleti Balkan Yarımadası’nı kontrol ederken Osmanlı ahalisi daha çok Balkan merkezli bir yerleşim düzenine sahip bulunuyordu. Bu hali ile Osmanlı İmparatorluğu tam bir Balkan devleti görümüne sahip bulunuyordu. Balkan Savaşları’nda Batılı emperyalistlerin desteği ile Osmanlı yönetimine karşı başkaldıran eski eyaletler, bağımsız devlet olmaya yönelince, ana ülkesi Balkanlar olan Osmanlı devleti yıkılmaktan kurtulamamıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir