4 Gün Savaşı, Sıfır Toplamlı Oyun Perspektifinin Sonu Mu?
22 Nisan 2016
Dağlık Karabağ Sorununda 22 Yıl Sonra İlk Gerçek Gelişme
22 Nisan 2016

Zengezur Koridorundan Azez’e Türk Dünyası’nda Yapay Set Krizi

Gazi Üniversitesi, Eğitim Bilimleri Enstitüsü, İlköğretim A.B.D., Sosyal Bilgiler Eğitimi Doktora Öğrencisi
Giriş: Türk Kültür Havzaları

On dokuzuncu yüzyıl Türk dünyası açısından oldukça trajik bir dönemin başlangıcına şâhitlik etmiştir. 10. yüzyıldan sonra Türkistan’da yerleşik Oğuz ahalisinin batıya doğru gerçekleştirdiği göç neticesinde kadim zamanların eski Türk yurdu, Türkistan’dan gelen yeni sâkinlerini ağırlamaya başlamıştır. Bu yeni gelenler, Anadolu’nun kültürel iklimi içerisinde kendi kültürünü ve siyasî otoritesini tarih bilimi açısından kısa sayılabilecek bir sürede tesis etmeyi başarmışlardır.
Doğudan gerçekleşen göçler ve Batı Anadolu’daki Rum egemenliğinden dolayı Doğu Anadolu ve Güneydoğu Anadolu, yarımadanın diğer bölgelerine nazaran daha önce Türkleşmiştir. Ancak yüzlerce yıl süren akınlar esnasında, Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan sonra İç Anadolu ve bir süre sonra da Batı Anadolu’nun Türkleşmeye başladığı söylenebilir. Bu kültürleme süreci her zaman aynı siyasî teşkilat altında gerçekleşmemiştir. Anadolu Türk birliği, kültürleme sürecinin genel karakteristiği içerisinde kendisine yer bulamamıştır. Zira Anadolu Türk birliğinin sağlandığı dönemler, Kösedağ ve Ankara Savaşları gibi olaylar neticesinde kısa sürmüştür. Bu sebebin yanında, Anadolu’nun kültürleri birbirinden ayırma kabiliyetine sahip fizikî coğrafî şartları ve Anadolu’yu Türk yurdu hâline getirme sürecinde mücadele edilen hasım kitlelerinin çeşitliliği, birbirleriyle mücadele hâlindeki Türk devletlerinin ve hanedanlarının teşekkül etmesi gibi faktörler etkili olmuştur.
Özellikle Batı Anadolu’da kurulup gelişen Osmanlı Devleti’nin, Anadolu Türklüğünden önce Balkan kavimlerine hükmetmesi, devletin hüviyet inşa sürecini derinden etkilemiş ve yüzlerce yıl sürecek olan ve hâlen devam eden tarih perspektifini, dünya görüşünü bu karakteristikler dâhilinde şekillendirmesine sebep olmuştur.
Batı Anadolu’da kurulup dünyaya buradan bakan yönetim anlayışı, siyasî otoritesini Balkanlar’ın ardından, Türk Anadolu’nun muhtelif kısımlarına yaymak amacıyla harekete geçtiğinde İç Anadolu ve Doğu Anadolu’da sert bir Türkmen direnişiyle karşılaşmıştır. Osmanlı bu coğrafyalara girdiğinde bölge zaten büyük ölçüde Türk kültürünün tesiri altındadır. Kültürleme ve kültürlenme sürecini orta bozkırlar kültür bölgesinde gerçekleştiren Karaman Türkleri, doğal olarak bölge ahalisi ve coğrafya ile girdikleri münasebetler neticesinde kendilerine has bir kültür havzası vücuda getirirken; kültürleme ve kültürlenme sürecini yüksek yayla, dağlar kültür havzası içerisinde gerçekleştiren Karakoyunlu-Akkoyunlu Türkleri, burada göçebe geleneklerin büyük ölçüde devam ettiği kendilerine has bir kültür havzasını vücuda getirmiş olup; bu kültürü Hopa-Tarsus fizikî coğrafî setinin doğusundan Hazar’ın batı ve güney kıyılarına kadar uzatarak Anadolu ile Türkistan kültür havzaları arasında bir köprü vazifesini üstlenmiş oluyorlardı. Karakoyunlu-Akkoyunlu geleneğine sahip bu büyük coğrafya bir müddet sonra Türkistan Türklerinin askerî harekâtlarıyla anavatan ile de büyük ölçüde kültürel alışveriş gerçekleştirme şansına sahip olmuştur.
Doğuda bunlar olurken Batı Anadolu ve Balkanlar’a hükmeden Osmanlı hanedanlığının, Anadolu’nun geri kalanındaki Türk devletlerine bakış açısı “öteki” şeklinde gelişim göstermiş ve bu durum tarih perspektifine ve yazımına sirayet etmiştir. Birkaç yüzyıl sonra Anadolu’nun geri kalanına hükmetmeyi başarması da bu Türk devletlerini ortadan kaldırmasıyla mümkün olabilmiştir. Bu durum gerçekleştiği sıralarda ise Osmanlı Devleti zaten bir dünya gücü hâline gelmiş bulunuyordu ve büyük bir coğrafyaya hükmeden sultanlarının ajandasında Avrupalı “kafirler” ile giriştikleri kutsal mücadeleler ilk sırada geliyordu. Bu durum eskiden “öteki” olarak görülen Türk beldelerinin kendi hegemonyasında olmasına rağmen unutulmasına/geri planda kalmasına sebep oldu. Bu durumun yansımalarını bütün bir Osmanlı coğrafyasına yayılmış olan somut kültür varlıklarından gözlemlemek mümkündür.
Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’yu hâkimiyetine alırken, bu bölge ile aynı Türk kültür havzasını paylaşan ve hemen hemen tamamen aynı kültürel özellikleri sergileyen Azerbaycan bölgesini himaye edememesi, havzayı siyasî bir sınırla ikiye bölmüştür. Bir müddet sonra Azerbaycan bölgesi Safevî egemenliğinde kalmış ve sonraki süreçte bağımsız hanlıklar ve Rus istilası gelmiştir. Ancak yine de Rusların bilinçli ayırma hareketleri başlayana kadar bölge ahalisinin kültürel alışverişini kati sûrette kısıtlayacak dirayetli bir fizikî veya beşerî unsur henüz mevcut değildi. Öte yandan artık Batı Anadolu ve Türkistan Türk kültür havzalarının kültürel etkileşimi büyük ölçüde gerilemeye yüz tutmuştu.
Bu yaşanan gelişmeler, Anadolu’nun muhtelif yörelerinde “muhtariyet” sergileyecek bir şekilde yüzlerce yılda gerçekleşen kültürleme-kültürlenme sürecinin odaklarından birisinin diğerleri üzerinde tahakküm kurması anlamına geliyordu. Tahakküm kuranın yazdığı tarih, milletleşme sürecini şekillendirdiğinden Anadolu Türk kimliği Batı Anadolu menşeili bir perspektifin bünyesinde filizlendi. Karamanoğlu, Danişmendoğlu, Karakoyunlu ve Akkoyunlu’nun toprakları ya tamamen ya da büyük ölçüde Osmanlı egemenliğine girmişti. Her birisinin gerçekleştirdiği, vücut verdiği Türk kültür havzaları müthiş kültürel zenginlikte bir Türk yurdunun harcı olmuştu. Anadolu vatan olmuştu; lakin tarih, bu kültür havzalarından birisinin ağırlığıyla bükülmüştü. Bu perspektif 21. yüzyıla geldiğimiz şu günlerde hâlâ büyük ölçüde hâkimdir.
Doğu Anadolu-Azerbaycan Türk kültür havzası yaşadığı bu ilk siyasî bölünme ve ardından unutulmayla gelen yozlaşmaya rağmen yüzlerce yıl yaşadı. Türk kültür havzalarının bu manzarasını gözden kaçırmadan Zengezur olayının incelenmesinde fayda vardır. Zengezur olayının yarattığı tahribatı daha iyi anlayabilmek, analiz edebilmek adına tarihî bağlam içerisindeki bu genel manzaraya değinmek zarurî idi.
Siyasî teşkilatlardaki ve mensubu olunan devletlerdeki farklılaşmaya rağmen devam eden kültürel alışveriş; Zengezur koridoru, bir bıçak gibi Türk dünyasını ortadan ikiye bölene kadar devam etmişti.
Zengezur Koridoru ve Türk Kültür Havzalarının Kopuşu

Rusların güçlenerek güneye doğru yayılma siyasetinin, olumsuz etkileri en çok Türk dünyasını vurmuştur. Planlı ve sistematik şekilde gerçekleştirilen yayılma siyaseti; askerî ve siyasî gücün, eğit-politiğin her türlüsüyle desteklenmesi neticesinde âdeta onarılamaz yaralar açmıştır. Bir yandan Türk coğrafyası postallarla çiğnenirken, diğer yandan zihinler bulandırılmış, diller çelinmiş ve kitleler millî şuurdan yoksun bir hâle sokulmaya çalışılmıştır.
Rusların Kafkasya, Türkistan ve Anadolu’daki yayılma siyasetleri büyük ölçüde bizim “Deli” olarak nitelendirdiğimiz Çar I. Petro’nun siyasetine dayanır. Orta Asya ve Hazar dolaylarına daha önceden araştırma ekibi göndermiş olan Petro, 1722’de İran’ın zayıflığından yararlanarak Hazar bölgesini işgale girişmiş ve Hazar Denizi’nin batı kıyılarında kazanımlar elde etmiştir. Bu sefer sırasında sağlığı bozulan Çar, 1725 yılında öldüğünde geride cihan hâkimiyetini öğütleyen bir vasiyetname bırakmıştır (Mustafayev, 2013). Deli Petro’nun vasiyetnâmesinde Kafkaslar’ın ve Orta Asya’nın ele geçirilmesinde kilit rolü “Hive Hanlığı”nın oynayacağı belirtilmiştir. Petro bu maksatla Hazar Denizi’nin batı kıyılarını ele geçirdikten sonra burada bir donanma kurmuş ve buradan Harzem denilen Türk illerine sıçrayarak donanmasını Aral Gölü’ne nakledip, Ceyhun Nehri vâsıtasıyla Hindistan’a inmeyi hedeflemiştir (Sadullah, 1979’dan akt. Mustafayev, 2013: 19). Kafkasya’nın istilâsına da büyük önem verdiği anlaşılan Petro’nun, vasiyetnâmesinde bu bölge ile ilgili olarak şunları söylediği belirtilmektedir:
“Gürcistan, Kafkaslar’da İran’ın şah damarı pozisyonundadır. Bunun için Gürcistan’dan önce Ermenistan ve Azerbaycan’ı (güney ve kuzey) zapt edip, İran’ın dahili dehalarını kendinize hademe yapmanız gerekir”.
“Rusya sınırları Avrupa’da Kuzey Baltık Denizi’nin kuzeyine kadar, güneyde ise Karadeniz’e kadar genişlemelidir. Bunların içerisine Ermenilerden meskûn araziler de dahil edilmelidir”.
“Türklerin doğu vilayetlerini Ermenilerden meskûn arazilere dönüştürünüz.” (Mustafayev, 2013:20-21).
Tarihî olaylar göz önünde bulundurulduğunda Rusların, ya Petro’nun vasiyetini gözeterek ya da jeopolitiğe göre şekillenmiş bir stratejinin gereği olarak Kafkasya’ya ordular sevk ettiği ve İran ile karşı karşıya geldiği görülmektedir. 1804’de başlayan mücadeleyi Rusya kazanmış ve Azerbaycan coğrafyasında bulunan Revan, Nahçivan, Gence, Karabağ, Şeki, Şirvan, Bakü, Kuba hanlıkları fiilî olarak Rusya’nın egemenliğine geçmiştir. İran’ın bu durumu resmî olarak kabullenmesi ise 1813 yılında imzalanan Gülistan Antlaşması ile olmuştur. Ancak kısa süre sonra toparlanan İran ordusu, Kuzey Azerbaycan’ı ele geçirmek için 16 Temmuz 1826 günü taarruza geçmiş, kazandığı geçici başarıların ardından tekrar kayıplara uğramış ve yenilgiyi kabullenmiştir. Bunun üzerine 1828 yılında Tebriz’in güneyinde bulunan Türkmençay kasabasında, Türkmençay Antlaşması imzalanmıştır (Yeşilot, 2008: 188-189). Bu antlaşma ile Azerbaycan resmen güney-kuzey olmak üzere ikiye bölünmüştür. Kuzey Azerbaycan, Rusya’nın egemenliğinde kalırken; Güney Azerbaycan, İran topraklarına dahil olmuştur. O tarihte başlayan bölünme, günümüze kadar devam etmiş olup hâlen sürmektedir.
1826-1828 yılları arasında gerçekleşen bu savaş esnasında İran’dan Azerbaycan’a 18 bin Ermeni ailesi gelmiştir. Antlaşmanın imzalanmasının ardından Ermeni göçlerinin arttığı bilinmektedir; 1828-1830 yılları arasında İran’dan 40 binden fazla Ermeni’nin, Osmanlı Devleti’nden ise yaklaşık 84 bin Ermeni’nin Gence ve Revan’ın en verimli arazilerine yerleştirildiği bilinmektedir (Yeşilot, 2008: 192). Rusların bu girişimi henüz 19. yüzyılın başında iken başlamış ve Güney Kafkasya’da Türk nüfusu azaltıp, Ermeni nüfusu arttırmak için çeşitli nüfus düzenlemeleri yapmışlardır. Ermenilerin Kuzey Azerbaycan’a iskânı iki temel strateji üzerine kurulmuştur. Bunlardan birincisi İran ile imzalanan Türkmençay Antlaşması’nın muğlak olan 15. maddesinin de kullanılmasıyla İran’da yaşayan Ermenilerin Kuzey Azerbaycan topraklarına göç ettirilmesidir. Antlaşmanın 15. maddesinde “Güney Azerbaycan’da yerleşen ahalinin istedikleri takdirde Rusya’ya göç edebilecekleri ve bunlara müsait imkânlar yaratılacağı” (Yeşilot, 2008) belirtilmiştir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir