Mayıs 2016 Sayı 181
31 Mayıs 2016
Laiklikten Sekülerliğe
31 Mayıs 2016

Batı’da ve Türk Toplumunda Yeni Dinsel Hareketler

Giriş

Günümüz Batı toplumlarında radikal değişmelerin getirdiği birtakım sorunlara tanık olmaktayız. Sanayileşme ve teknoloji, bu ülkelerin mevcut değer ve inanç sistemlerini temelinden sarsarak ferdi büyük çalkantılar içinde âdeta yalnız bırakmaktadır.

İkinci Dünya Savaşı’nı izleyen yıllarda hızlı sanayileşme ve kentleşme süreci, kitleleri birbirine kenetleyen dayanışma bilincini zayıflatmış, toplum yapısını çerçeveleyen değer ve zihniyet biçimini yıkarak, genç kuşakları nihilizmin içine sürüklemiştir… Max Weber’in ileri sürdüğü gibi: “Teknoloji bilimin ilerlemesiyle insan, büyü-ruh ve cinlerdeki mânevî güçlere inanmayı bırakmış; sonuç olarak, peygamberce duygusunu, her şeyin üstünde kutsal inancını kaybetmiştir.” Aynı şekilde günümüzün ünlü Amerikalı sosyologu Daniel Bell’in ifâdesiyle: “İnançlarımızda yıkılma eğilimi, her şeyden önce teknik ilerleme ve rasyonel planlama ile alâkalı olarak ortaya çıkan aşırı laikleşme sonucu gerçekleşmiştir.”1
Kısacası, ekonomi ve devlet yönetiminde radikal ferdiyetçilik düşüncesinin gelişmesi; ruhsal davranışlar, özellikle cinlere ve şeytanlara âit sıralamalarla uğraşan, sorunlardan sıyrılarak, dinsel alandan edebiyat, müzik, şiir ve resim gibi faal sanatlara yönelme; cennet ve cehenneme olan inançların yıkılması, öteki dünyaya dayalı boşluk veya hiçlik (nihilizm) korkusunun ortaya çıkması Batılı sosyologlara göre dinsel yaşamın çökmesinde önemli rol oynamıştır.
Sekülarizasyonun Yükselişi

Bugün, Batı dünyasında dinsel değişmeler, insan tarihinin daha önceki bilinmeyen dönemlerine nazaran daha hızlı bir şekilde cereyan etmektedir. Öyle ki, 1970’te yapılan bir araştırmaya göre İngiliz halkının %88’i “bir Allah’a inandıklarını” ifâde ederken, ancak bunların %29’u “Allah’ın bir şahıs”, %35’i ise bunun bir “hayat hamlesi” veya “ruh çeşidi” olduğunu belirtmişlerdir.2 Bu tablo, İngiltere gibi muhafazakâr bir ülkede, bize dinsel yaşamın önemli bir sekülarizasyona yâni dünyevîleşmeye uğradığını gösterir. Böyle bir süreç, aslında Max Weber’in de belirttiği üzere, Rönesans ve Reform eylem atılımları ile başlamıştır. Özellikle Rönesans, her alanda (ahlâkta, sanatta, iktisatta, siyasette, bilimde, hatta sosyal alanda) dinsel normları, değer ve inanç sistemlerini soyutlayarak bunların kalıplaşmalarına, dünyevîleşmelerine yol açmıştır. Bu gerçeği Weber, Protestan Ahlâkı ve Kapitalizmin Ruhu adlı eserinde ayrıntılı bir biçimde açıklamıştır. Bir insanın çalışarak elde edeceği iktisadî başarının Kalvinci anlamda dinsel bir kimlik kazanması aslında Weberci modelin esas hareket noktasını teşkil eder. Başka bir ifâdeyle bu oluşum, bir süre kaynağını dinden alıp, din tarafından insanlarda uyandırılmış olan belirli duygu ve düşünce özlemlerinin bir dereceye kadar bağımsız hâle dönüşebilmesidir. Bu takdirde, bu duygu ve düşünceler, özlerden sıyrılmış olurlar. Bununla beraber, insanların düşünce alışkanlığı veya iradî tutum takınması şeklinde sabit motif olarak hüküm ve tesirlerini korurlar. Max Weber işte bu olaya: “Kaynağını dinden alıp din tarafından yaratılarak, insanlara benimsettirilmiş olan ahlâkî anlayış ve inanç gibi ruhsal durumların dinsel özleri kaybolduktan veya hiç olmazsa zayıfladıktan sonra da, motif olarak tesir ve rollerini devam ettirmesine dünyevîleşme (sekülarizasyon) veya Arapça deyimiyle ‘ilmâniye’ adını veriyordu.”

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir