ABD Başkanlık Seçimleri ve Muhtemel Süreç
31 Mayıs 2016
Avrupa Birliği-Türkiye Anlaşması ve Kıbrıs Rum Yönetimi’ni Tanıma Sorunu
31 Mayıs 2016

Bölgesel Güvenlikleştirme Perspektifinden İran ve DAEŞ

Uluslararası ilişkiler literatürü, soğuk savaş döneminin ortaya çıkardığı atmosferde yaşadığı başat ve kurucu teoriler hegemonyasını, bu dönemin sona ermesi ile birlikte aşarak, yeniden teorik ve kavramsal zenginlik trendi sergilemeye başlamıştır. Bu yeni trend ile birlikte gerek soğuk savaş dönemi ve öncesine, gerekse soğuk savaş sonrası dönemde oluşan yeni uluslararası sistem ve yapının analizine dair çok farklı teorik açılımlar kendisini göstermiş ve güç kazanmaya başlamıştır. Söz konusu teorik açılımlar, geçmiş teorik kabullerden farklılaşarak, sıklıkla daha spesifik ve büyük teoriler (grand theories) tarafından kendileri için öngörülen “low politics” kimliğinden sıyrılmaya başlamışlardır. Bu süreçte birçok yeni olgu ve kavram kendisini göstermiştir.

Şüphesiz bu yeni teorik açılım sürecinde ön plana çıkan olguların başında güvenlik gelmektedir. Uzun bir süre boyunca, özellikle kurucu teori ve paradigmaların ön kabulleri ve atfettikleri önem dolayısıyla kavramlar hiyerarşisinde her zaman üst sırada yer alan güvenlik, soğuk savaşın ardından ortaya çıkan ve küreselleşme süreci ile yepyeni bir nitelik kazanmaya başlayan uluslararası sistemin açıklanması hususunda da önem arz eden yerini korumaya devam etmiştir. Fakat bu kez güvenlik kavramı, kurucu paradigma perspektifinden farklı bir biçimde, farklı bağlam ve düzeyleriyle ele alınmış ve niteliği güncellenmiştir.

Güvenlik kavramının çerçevesini genişleterek kavrama yeni boyutlar kazandıran Kopenhag ekolü, bu yönüyle güvenliğin yeniden yorumlanması konusunda öne çıkmıştır. Özellikle Buzan, güvenliğin yapısı ve bileşenleri hususunda ortaya koyduğu “Güvenliğin 5 Sektörü” kategorik açılımı ve küreselleşme sürecinde güvenliğin ihtiva ettiği yeni bağlamları gündeme getirmesi açısından çok önemli bir yere sahiptir. Bunun yanı sıra Kopenhag ekolü ile özdeş hâle gelmiş olan “güvenlikleştirme” (securitization) kavramsallaştırması, güvenliğe dair olarak belki de en dikkat çekici ve en çok atıf yapılan analiz araçlarından bir tanesi konumundadır. Güvenlikleştirme, öncelikle algı ve söylem inşası (speech act) temelinde gelişen, herhangi bir olgu veya konunun bir güvenlik tehdidi kapsamı sınırlarına dâhil edilmesi sürecini ifâde etmektedir (Emmers, 2010: 138). Bu durum, mevcut yönetimin, güvenlik tehdidinin bertarafı adına ekstrem tedbir ve mücadele yöntemleri geliştirmesine imkân vermektedir. Fakat bu süreçte, güvenlikleştirme stratejisinin başarısı algı ve söylem inşasının başarısına ve kabul görmesine bağlıdır (Emmers, 2010:140). Booth bu noktada, güvenlik ve güvenlik tehdidi kavramlarının, hangi perspektif bazında ele alındığına bağlı olarak anlam sınırlarının değiştiğini (Booth, 2007:186), âdeta konulduğu kabın şeklini alan sıvı bir nitelik arz ettiğini belirtmektedir.

Bu bağlamda güvenlikleştirme uygulamalarının izlerini ulusal ölçekte olduğu kadar, bölgesel ve uluslararası düzlemlerde de gözlemlemek mümkündür. Tarihsel bağlamda bölgesel ve uluslararası güvenlikleştirme uygulamalarının en önemli örnekleri ABD’nin Güney Amerika’ya yönelik politikasında ve 11 Eylül sonrası küresel ölçekte tatbik ettiği stratejide ve Rusya’nın soğuk savaş dönemi dış politikası ve Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ilân edilen Yakın Çevre doktrininde görülebilmektedir. Fakat günümüzde, soğuk savaş döneminden farklı olarak, uluslararasıcılığın yerini bölgeselleşmeye bırakmaya başlaması, bölgesel güvenlikleştirme uygulamalarının daha fazla gözlemlenmesi olasılığını beraberinde getirmektedir.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir